kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2013 Cuma

Günlüğümsü



       Bursa'dan herkese merhaba.Yaklaşık bir haftadır buradayım. Otobüsten indiğimden beridir yol üzerinde milyon tane kediyle karşılaştım.Bursa ; kedisi çok şehir :) Hiç bir şehirde bu kadar çok kedi görmemiştim.

       Bugün sabah erkenden kalktım ve hafta içinde aldığım kitapları ve defterleri etrafıma dizdim, keyif yapıyorum.  Seviyorum onları. Yeni aldığım kitaplar bir sonraki postta olacak ama sizlerde benim gibi aldığınız kitaplarla mutlu oluyormusunuz?
       Dün öğlen saatlerinde Arkadya Yayınları'ndan çok güzel bir kitap geldi.

Kitap bayramdan sonra piyasaya çıkacak, şu anda bu kitabı okumaya başladım, duygusal bir kitaba benziyor.  Bu arada kapağın tasarımı çok hoş degil mi? Şöyle bir baktım da Arkadya yayınlarından çıkan bütün kitapların kapak tasarımı çok güzel ve cezbedici. Bayram sonrası bu kitabı çekilişle iki kişiye hediye edecegim, sizinde kitap stoklarınız azaldıysa ya da yeni çıkan her kitap benim olsun diyorsanız beklemede kalın :)

       Bugünlerde Watsons' da deli gibi indirimler var, bu yazıyı hazırladıktan sonra ben de gidip neler varmış diye bir bakıcam, muhtemelen pek bir şey kalmamıştır ama bakalım, bir de yakınlarda bir Gratis mağazası bulursam tam süper olur..
Gelelim en güzel habere. Bursa'da tanışmak istediğim bloggerlar vardı biliyorsunuz. Pazartesi günü en tatlısından iki bloggerla iftar yemeği için buluşuyoruz.  Deniz ve Supercellma ile ne zamandır tanışmak istiyordum zaten,  haydi bir an önce pazartesi olsun :)
Bu arada malum ramazan bayramı yaklaşıyor ve henüz fitrlerinizi vermediyseniz ve etrafınızda yardım yapacak birilerini bulamadıysanız Sevgili Gökçe çok hoş bir yardım projesine ön ayak oluyor. Şuraya tıklayarak detayları okuyabilirsiniz. Ben bu sene fitr ve sadaka konusunu bu şekilde hallettim, güvenilirlik konusunda emin olun bir sorun yaşamazsınız,  eğer fitrlerinizi verdiyseniz de projeyi başkalarına da duyurmak adına blogunuzda paylaşırsanız sevinirim.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Opal - Jennifer L. Armentrout



Yaklaşık on dakika önce Lux serisin 3. kitabı olan Opal'i bitirdim. 
Bu kadın kitapların sonunu bitirmek konusunda çok vicdansız bence. 
Tamam, kitaptaki başrol karakterlerden birinin başına bunun geleceğini az çok biliyorduk, en azından hayal etmiştik hepimiz ama böyle bitermi be?
Yine bir solukta okuduğumuz bir kitap olmuş. 
Öff, spoiler vermeden de hiç bir şey anlatılmiyor ki .
O yüzden yazının bundan sonrası tamemn spoiler içerir, serinin 3. kitabını okuduysanız,
bu yazıyı okumaya devam edin, yorumlarda birlikte tartışalım,  kitabi okumayanlar, ehh daha fazla okumasın artık :)

Öncelikle son ktapta hatırladığınız üzere Daemon'un öldü sanılan erkek kardeşi tutsaklıktan kurtulup eve dönmüştü.
Kitap boyunca bir yandan Dawson'ın geri dönmesi ile ilgili uyum sağlama çabalarına tanıklık ediyoruz, bir yandan da birlikte kayboldukları sevgilisi Beth'i kurtarmak için çabalamasını izliyoruz. Bu kısım oldukça acıklıydı ki bazı yerlerde Katy'nin gözlerinin dolduğunu görüyoruz.
Diğer taraftan Adam öldüğü icin Dee Katy'yi affetmedi ve ona soğuk davranıyor,  oysa ki onlarin birlikte takılmalarını özledik, neyse ki kitabın sonuna doğru aralarındaki buzlar biraz olsun eriyor.
En önemli gelişmelerden biri herkese ihanet eden ve Adam'ı öldüren Blake işbirliği iddiası ile geri dönüyor, malesef kitabın sonuna kadar ben de Blake'in bu sefer niyetinin kötü olmadığına inanmıştım,  ama ters köşe olduk hepimiz. 
Tamam Chris' i kurtarmak istemesi güzel ama bunun icin herkesi satması...

Kitap boyunca Daemon ve Katy'nin  o özlediğimiz didişmelerini görüyoruz hep, eğer kitap böyle mutsuz bir sonla bitmeseydi,  serinin  en mutlu kitabı bu olurdu sanıyorum.
Bundan sonra ne olacak çok merak ediyorum.
Katy de Beth gibi aklını kaçıracak mı, yoksa zaten amaç hep Katy'yi ele geçirmek miydi?
Bir sonra ki kitap hemen çıksa da merakımızı gidersek keşke.
Bu sene Dex yayınlarından birbiri ardına mükemmel ötesi kitaplar çıktı,   umarım bu ve benzer serileri  devam kitaplarını bir an önce çevirirler.
Bu arada Origin yurt dışında 27 agustosta okuyucularla buluşacak ancak ülkemizde ne zaman yayınlanacak belli degil henüz.
Kitap ile ilgili bir güzel haber de Obsidiyen serisi film olacakmış :)
Oyuncu kadrosu ve filmin ne zaman çekilmeye başlayacağı henüz belli değil ama yine de aşırısı aşırısı güzel bir haber :)

28 Haziran 2013 Cuma

Geldim yine o kadar aradan sonra..




  • Uzun zamandır fırsat bulupta yazamıyordum, şimdi de çok uygun zamanlarda değilim aslında, yine de bugün içimden geldi yazmak.
  • Mayıs ve haziran aylarında çok çok güzel kitaplar okudum. Yukarıdaki fotoğrafta haziran ayında, yani bu ay içinde okuduğum kitapları görüyorsunuz. Çoğu Dex Yayınları'ndan.
  • Luxen serisi Obsidiyen - Oniks ve Opal adlı kitaplardan oluşuyor ve inanılmaz bir akıcılığa sahip. Opal bu ayın sonunda ülkemizde satışa çıkarılacak diye duydum ve kitabı alıp okumayı heyecanla bekliyorum çünkü çok önemli bir yerde bitiverdi.
  • Melez Sözleşmeleri serisi ise Melez , Safkan ve Tanrı kitaplarından oluşuyor. Ben bu seriyi ilk kez Renklikitap'ın blogunda hazırladığı videoda görmüş ve not almıştım ama üzerinden çok zaman geçti, sonra nedense aklıa geldi ve 3 kitabı da aldım ve okumak için çok geç kalmış olduğumu görüyorum. Kitapları tekrar okumamak için zor tutuyorum kendimi, o kadar güzel bir konusu var. Yeni kitap var mı , varsa da ne zaman çıkar bilmiyorum ama bu seyi 15 kitap olsa ben hepsini alıp okurum sanıyorum.
  • Lucian ise konu olarak çok farklı. Kitaba göre her insan doğduğu anda kendisiyle aynı anda bir ruh daha yaratılıyor ve o ruh, eşi olduğu insan nereye giderse onunla birlikte gidiyor, bir nevi melek gibi bir şey yani. Bu melekleri konu alan konusu ve işlenişi oldukça faklı bir kitap. Temin edip okumanızı tavsiye ederim, ben kitabı blogger arkadaşım findiklifistiklibisiler'den almıştım.
  • Benden haberlere gelince; yaklaşık bir ay sonra yeni bir şehirde yeni bir hayata başlıycam inşallah, o yüzden toparlanma telaşı içindeyim. Böyle dediğime bakmayın, daha bir iğnemi kaldırıp toplamış değilim :) ama toplanmam gerektiği endişesi beni yeteri kadar yoruyor şu sıralar. Bir an önce gitmek için sabırsızlanırken, bir yandan da geride bırakacaklarımı düşünüp üzülüyorum ancak gitme duygusunun heyecanı daha ağır basıyor sankim :) Yakın zamanda taşınma telaşını yaşamış arkadaşlarım beni daha iyi anlayacaktır :)
  • Bu sefer hayatımda daha farklı bir yön olacak, blog yazmaya devam edersem buradan takip edersiniz zaten, sınav yüzünden ertelediğim hayatımı sonunda yaşamaya başlayacağım, gitmek isteyip de vicdan azabından gezip göremediğim yerlere gideceğim, uzun lafın kısası önümüzdeki bir yıl ve sonrasında tabii ki, leyleği havada görmek niyetindeyim :)
  • Sadece gezmek değil, dünya mutfaklarına fransız kalmamak adına yeni tarifler peşindeyim, fırsat buldukça yeni şeyler deniyorum mutfakta, çok süper bloglar keşfettim bu konuyla ilgili yerli ve yabancı. Gelecek günlerde denediğim sofistike lezzetleri de buradan paylaşırım diye umut ediyorum. Hayır öyle çok matah şeyler beklemeyin benden, benim yemek yapmayı sevmemden bu hadsizliğim , yoksa bu konuda eline su dökemeyeceğim bloggerlar var aramızda.
  • Balkon bahçeciliğine merak saldım bir de, sebzelerimle haşır neşirim sürekli, bu konuyla ilgili uzun bir post yapıcam daha sonra, hem tecrübeleri olanların görüşlerini de almak istiyorum zaten hem de kendi yetiştirmeye çalıştıklarımı gösteririm, o zaman detaylı konuşuruz..Bu konuya meraklı olan ve şu anda beni okuyan kaç blogger var merak ediyorum?
  • Son olarak takip ettiğim pek çok yabancı dizinin ara vermesiyle birlikte ben de filmlere dönüş yaptım mecburen, iyi de oldu birbirinden güzel filmler izledim, şu an da takip ettiğim tek dizi ise #Teenwolf. Yaz dönemi için hazılanmış yeni start veren diziler var ama bir fikrim olmadığından başlasam mı bilemiyorum ve dizi-film konusunda önerilere kesinlikle açığım.
  • Amma da çok yazdım, bu kadarını okuduysanız helal size :) Önümüzdeki birkaç gün nöbetlerle meşgul olacağım malesef, sonra fırsat bulursam yine yazacağım. Hastaneye gitmediğim günlerde nefes aldığımı hissediyorum, böyle düşünmekte haksızmıyım bilmiyorum :(
Benden şimdilik bu kadar, görüşmek üzere :)


5 Mart 2013 Salı

Firmin / Sam Savage






Fıstıklı Tombi'nin blogunda görmüştüm bu kitabı. İtiraf ediyorum kapağı çok komik geldiği için aldım.
Ama inanılmaz eğlenceli bir kitap.
Kitap kurdumuz Firmin, sıradışı bir fare.
Önceleri yaşadığı yer olan kütüphanedeki kitapları yeme takıntısı başlıyor.
Sonraları kitapları yerken yavaş yavaş okumaya da başlıyor.
Sonunda " Tadı güzelse eğer kendisi de güzeldir." sloganıyla önüne gelen her şeyi okumaya başlıyor.
Hayata bir farenin gözünden bakmak ilginçti gerçekten.
Tavsiye ederim efenim..

18 Şubat 2013 Pazartesi

Sufle




Çok çok keyifli bir kitap bu ya.
Okurken bitmesini hiç istemedim ama bir yandan da ne olacak acaba diye bir an önce sonunu okumak istedim :)
Öyle çelişkiler yaşadım ben bu kitapla :)
3 tane kahramanımız var ve üçü de ayrı şehirlerde birbirlerinden habersiz yaşıyorlar.
Hayatları son derece monoton, kendi istek ve arzularından çoktan vazgeçmişler.
Sonra bir gün üçü de yemek yaparak kendilerini bulmaya başlıyorlar.
Önceleri basit şeyler yaparken suflenin yapımının çok zor olduğunun farkına varıp bu tatlıyı yapmak için çabalamaya başlıyorlar. Tabii bu sırada hayat akıyor bir taraftan, yaşadıkları değişimi farkediyoruz.
Ben suflenin böylesine zor olduğunu hiç bilmiyordum. Bana göre alalade bir tatlıydı işte.
Fndk ile olan son blogger buluşmamızda çantamda bu kitapla gitmiştim, eğer erken gidersem okurum biraz diye. O da suflenin yapınının çok zor olduğunu söyleyince bu konudaki tek cahilin kendim olduğuna karar vermiştim :)
Kitapta da kahramanlarımızın sufle yapımı çok başarılı geçmiyor zaten :)
Ama kitabın sonu beklediğim şekilde değil de son derece hüzünlü bitti.
Böyle bir son beklemediğimden oldukça etkilendim bu kitaptan.
Yemek yapmayı seviyorsanız eğer siz de çok sevecekseniz bu kitabı eminim.
Ben kesinlikle çok sevdim...


24 Ocak 2013 Perşembe

Kitap Yorumu - Final / Becca Fitzpatrick





Hush Hush serisinin son kitabını da okudum sonunda.
Dört serilik bir kitap bu. Pegasus Yayınları'ndan çıktı hepsi de.

Kovulmuş melekler ile Nefiller arasındaki rekabeti anlatan fantastik bir öykü bu seri.
İnanılmaz keyif aldım okurken.
Ben zaten fantastik kitaplara bayılırım ve bu seri beni mest etti bu konuda :)
Gerçekten ama gerçekten güzel bir seri. Bittiine çok üzüldüm.
Konuyu biraz daha uzatsınlar isterdim kesinlikle.
Serinin diğer kitapları da şunlar.


Eğer okumak için fantastik öğeleri olan bir seri arıyorsanız bu seri tam sizlik.
Mutlaka okuyun bence.
Ben şimdi yeni bir seri arayışına girdim.
Obsidiyen'i çok duyuyorum bu aralar, onu almak ve okumak niyetindeyim.
Başka önereceğiniz neler var?
Siz ne okuyorsunuz şu an sayın izleyici :)
Hadi herkes okuduğu kitabı yazsın bakalım :)

10 Ocak 2013 Perşembe

Kitap Yorumu- Ölüme Boyun Eğmeyen Adam / Jack London





Bu kitabı bana sevgili OnTheRoad göndermişti hediye olarak.
Şurada paylaşmıştım yazısını.
Kendisi tam bir Jack London fanı. Bense daha önce hiç okumamıştım bu yazarın kitabını.
Özge böylesine övgüyle bahsedince ben de okuma listemde ilk sıraya aldım kitabı.

İçinde birkaç öyküyü barındırıyor kitap.
Ölüme Boyun Eğmeyen Adam'da kış şartlarında karla kaplı arazide tek başına kalan, yiyeceği tükenmiş ama kurtulma ümidi tükenmemiş bir adamdan bahsediyor.
Hikayeyi özetlemek mümkün değil. Sanki ordaymışsınız gibi hissediyorsunuz. Ben gerçekten çok sevdim yazarın anlatım şeklini.
Bir de Buck adlı bir köpeğin hikayesi var ki o da tek kelimeyle harika.
Buck St. Bernard ve iskoç köpeği karması bir köpek. Lüks bir evin kıymetli köpeğiyken kutuplarda kızak çekmek için satın alınan bir köpeğe dönüyor hayatı.
Soğuk ve ilkel yaşam şartlarına ayak uydurmak zorunda kalıyor.
Kendi içine doğru bir serüven bu.
Baştan sona olanları köpeğin gözünden okuyorsunuz.
Daha önce şurada yazdığım Firmin Gibi burada da hikaye bir hayvanın gözünden anlatılıyor.
O yüzden bana bu kadar değişik geldi sanıyorum.
Bir insanın bir hayvanın gözüyle olanları gördüğünü varsayması ve bunu hikayeye aktarması çok enteresan.yazar gerçekten iyi bir iş çıkarmış.
Onu bu kadar ünlü yapması da bu yeteneği elbette.
Jack London başka neler yazmış diye bakınıyorum şu aralar.
Sizin okuyup da sevdiğiniz kitapları varsa önerilerinizi alabilirmiyim???

28 Aralık 2012 Cuma

Kitap Yorumu - Tess Gerritsen / Masumiyetin İçin Savaş




       Beni takip edenlerin bileceği üzere Tess Gerritsen'e bayılıyorum, kadın gerilim- polisiye olayında çok iyi, gerilimi iyi biliyor yani. Özellikle seri katilleri ve tabii ki cinayetleri anlattığı bölümlerde gerçekten de yeteneğini konuşturuyor. Eskiden dahiliye uzmanıymış, yazmaya karar verince mesleğinden istifa etmiş, şu anda sadece yazarlıkla uğraşıyor kendisi. Bu arada geçen sene Türkiye'ye gelmiş, imza falan dağıtmış, gidenleri gördüm, çok kıskandım. Benim de bir Tess imzalı kitabım olsa fena mı olurdu yani. Kadının ülkemize geldiğinden haberim bile olmadı zaten, ki geldiğinde işten fırsat bulup İstanbul'a gidebilirmiydim onu da bilmiyorum. Ben ki bırakın rapor almayı daha 4 yıldır yılllık izinlerimi bile kullanamamış bir insanım doktor sayısının yetersizliği nedeniyle. Off ki ne off ... Neyseeee.. Duygusala bağlamayalım :)




       Epey bir zamandır bir Tess Gerritsen kitabı okumuyordum, elimdekilerin hepsini okumuştum ama yeni kitabı çıktığından haberdar değildim. Aslında bir değil 3 kitabı çıkmış piyasaya. Ben de bu kitabı görünce alıp hemen okuyayım istedim.

       Önce konudan biraz bahsedeyim spoiler vermeden. Bir hatun kişi var öncelikle. Bu hatunun evinde sevgilisi ölü bulunuyor. Kitap bu hatunun kendini temize çıkarma çabalarıyla sürüp gidiyor haliyle. Katilin kim olduğunu son ana kadar çıkaramıyorsunuz, en azından ben tahmin edemedim :)

       Kitabı sevdim mi peki. Evet. Ancak eski kitaplarının havasında değil, bu biline. Yani bir Cerrah bir Çırak değil. Niyeyse bu yazarın okuduğum son kitapları o eski tadı vermedi bana. Bundan önce Asla Arkana Bakma adlı kitabını okumuştum ve de pek de sevmediğimi bahsetmiştim kitabı hatta hiç sevmemiştim dürüst olmak gerekirse.Yani tamam bu yazarı seviyorum ama bunun uğruna yalan söyleyemeyeceğim. O kitabını hiç sevmemiştim ama Tess yazdı diye almış olmuştum artık. Bu kitabı da sevdim ama o kadar değil yani. Kitap hakkında kötü düşünceler oluşmasın ama kafanızda, kitap güzel hakikaten ama ben hep Cerrah gibi bir kitap okumayı bekliyorum uzun zamandır ve o yüzden de beni o kadar etkilemedi bu kitap. Ama bir gecede okudum kitabı onu da söyleyeyim, zaten bir Tess Gerritsen kitabı öyle 3 -5 güne sarkıtılarak okunmaz, eline alır soluksuz okur sonra da wayy be dersin. İşte öyle :)

       Bu arada Buz Gibi Soğuk ve Ruhundaki Zehirle Yüzleş  alınmayı bekleyen diğer Tess kitapları. Bunları okuyan var mıdır aranızda, Beğendiniz mi acep? Sizin yorumlarınız nedir? Ayrıca kimler Tess Gerritsen fanı bakalım???

18 Aralık 2012 Salı

Kitap Yorumu - Maya / Leyla İpekçi




Bu kitabı bloglardan birinde görüp almıştım.
Yorumları ilginç gelmişti.

Genç bir kızın etrafında dönüyor hikaye.
Ailevi problemleri var kızın.
İyi bir aile hayatı yaşayamıyor oluşunun çoçukluğundan itibaren tüm hayatını nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor yazar.
Çok travmatik bir süreç.
Kitap boyunca hep dram var zaten.
Gerçek hayatta çoğu kez gördüğümüz bu durumu, olayın kahramanlarının ağzından dinliyoruz bir kezde.

Kitap boyu doğru düzgün bir ailemin olmasına şükredip duydum.
Çünkü buna sahip olamayan ve bunun sonuçlarına çok acı bir şekilde katlanan çok insan var populasyonda.

Olaylar çok sade bir biçimde anlatılıyor.
Ancak yazılanlar kadar basit değil hiçbir şey.
Tek başına hayata tutunmaya çalışan bir kızın dramı bu hikaye.

Aslında çok uzun şeyler yazmak istiyorum ama spoiler vermek istemiyorum.
Bu kadarı yetsin o zaman.
Alıp okuyun, okutturun bence.
Etrafınızdaki insanlara bakışınız değişecek eminim.
Sahip olduğumuz şeylerin kıymetini bilmek için en azından..

29 Kasım 2012 Perşembe

OnYüzMilyon Mutluluk :)))



   Sabah uyanınca maillerimi kontrol ettim, D&R'dan verdiğim siparişim ne alemde diye siteye göz attım, hala tedarik sürecinde denen o sinir bozucu kelim grubunu gördüm, kapattım siteyi. Bir gün öncesinden yazdığım postu yayınladım blogda. Yazısı şurada.
   Sonra mutfağa yöneldim, güzel bir kahvaltı hazırlayıp evdekileri uyandırırdım. Bol sohbetli, kahkahalı uzun bir kahvaltı faslını bititrdik. Tek eksiğimiz gazetelerimizdi :)
   Bizim mutfakta televizyon yok. Kahvaltı masasındayken tek eksiğimizin bu olduğuna karar verdik. Sabahları kahvaltı yaparken bir yandan da sabah haberlerini izleyemiyormuşuz. Televizyonu mutfağa taşımaya karar verdik :)
   Sonra bir sebeple hastaneye gitmemiz gerekti ablamla. Hazırlandık yola koyulduk. Oradaki işlerimizi hallettik. Birkaç gündür hastanede yatan ve durumu iyiye gitmekte olan arkadaşımın babasını görmeye gittik sonra. Yeni bir felç geçirmiş ve yoğun bakıma almışlar. Yoğun bakıma girip muayene ettim ben de. Orta-iyi olan durumunu arkadaşıma ve yakınlarına anlattım, biraz oturduk, konuştuk.
   İnsanın kendi yakınını yoğun bakımda görmesi gerçekten büyük bir imtihan. Yakın zamanda kendi kardeşimi yoğun bakımda her yerinden bir sürü kablolar hortumlar çıkarken görmek, ne olduğunu, neler olabileceğini en iyi bilen insan olarak bana çok zor gelmişti. Arkadaşım da şu anda böyle zor günler geçiriyor. Eğer bu yazımı okumaya değer gördüyseniz, babası için birazcık dua eder misiniz? Şimdiden teşekkür ederim.
   Bu arada güzel haber, az önce arkadaşım arayıp babasının felç olan sol tarafını artık kullanabildiğini söyledi. Sesi çok iyi geliyordu, inşallah yakında hastaneden çıkar artık.

   Hastaneden çıktıktan sonra ablamla market alışverişi için en yakınımızdaki markete girdik. Kafamıza göre bir sürü abur cubur aldık önce :) Dondurulmuş gıdalar bölümünden tepsi böreği aldık, daha önce başka bir yerde yemiştim ve hazır börek olduğuna inanamamıştım. Bulursanız deneyin mutlaka.Sonra geçen gün vişneli irmik tatlısı yapmaya çalışmıştım, instagramdan takip edenler bilir, ancak buzlukta vişne kalmamıştı, annem hepsini komposto yapımında kullanmış, ben de mecburen sade yapmak zorunda kalmıştım ama içimde kalmıştı işte. Yine dondurucu gıda bölümünde başka neler var ki diye şöyle bir bakınırken vişneyi gördüm ve hemen attım sepete. Belki akşam vişneli irmik tatlısını yaparım :) Gerekli olan listedeki diğer ürünleri alıp eve geldik. Evde de market poşetlerini yerleştirme, öğlen-ikindimsi yemek faslı falan meşgul etti bizi. Akşama ne yemek yesek ki derdiyle dertlendik biraz :) Ablamın en güzel yemeklerinden olan pırasa yemeğine olur dedik. Ben zaten sebzenin her türlüsünü severim :)
   Böyle ev haliyle meşgulken, kardeşim D&R 'dan verdiğimiz siparişler geldi dedi. Nasıl olur daha sabah baktım tedarik sürecinde demeye kalmadan kargoyu ve kitaplarımı gördüm yatağımda.
O nasıl bir mutluluk anlatamam. Gerçekten onyüzbin mutluluk bu işte.Bir sürü yeni kitabının olması yani :) Çoğu bloglarda yorumlarını gördüğüm kitaplar.


Aşçı ve Sufle içinde yemek yapmayla ilgili konuların olduğu kitaplar. En çok onarı merak ediyorum. Napayım yemek yapmakla ilgili her şeyi çok seviyorum.
Kitap ismi olarak İntihar Dükkanı ve Madam Arthur Bey de merakımı cezbedenler.
Tim Burton'in Kitabı ise çizimleri ve tabii ki bir Tim Burton kitabı olması sebebiyle benimle.
Firmin sanırım @fıstıklıtombi'nin blogunda gördüğüm bir kitaptı. Fang Ailesi de yine Tombi'nin instagram paylaşımlarında gördüğüm kitap.
Buket Uzuner'in Ney York'u anlatan kitabı hakkında hep çok güzel şeyler duydum, Kinyas ve Kayra için de öyle.
Bir tane Londra temalı defter aldım kendime bir de. Londra benim ve kardeşimin yaşamk istediği yerlerin başında geliyor. Her daim yağmurlu olması ve tarihi binaları nedeniyle cezbediyor bizi.
Bu kadar güzel kitabın yanında gidebilecek en güzel şey ise türk kahvesi tabii ki. Ne zamandır almak istediğim kakuleli kahveleri buldum sonunda. 










Yandakiler de kardeşimin aldıkları.












 
 Önce bu kitaplardan hangisine başlayacaksın diye sorarsanız hiç birisine. :)
Şu an elimde canım Tess Gerritsen'in Masumiyetin İçin Savaş adlı kitabı var. Onu okumak için dakikaları sayıyorum zaten. Ne zamandır okumadım bu kadının kitaplarını. Bu süre içinde de 3 kitap daha yazmış. Kadın bir dur, hızına yetişemiyorum demek istiyorum, ama olsun o hep yazsın, ben geç de olsa okurum :)
Tess Gerritsen ne yazsa gözüm kapalı alır okurum, o kadar çok seviyorum bu kadının yazdıklarını. Cerrah yazdıkları içinde favori kitabımdır bu arada.
   Şu sıralar Bumerang'ın ödül törenimsi konuşmaları yapılıyor sanıyorum, twitterdan takip ettiğim kadarıyla. Sonuçları merak ediyorum ben de.
   Çok konuştum, çok yazdım. Arada böyle yaptıklarımı yazayım mı, çok mu sıkıcı oluyor yoksa. Ne dersiniz?
Gittim ben, kitaplarıma gömüleyim biraz, bir kupa sıcak sütle birlikte.Kitap başucunuzdan hiç eksik olmasın efendim...Kalın hoşça...

Kadınlarda Sünnet!!! Kitap Yorumu - Çöl Çiçeği / Waris Dirie


Bu kitabı sevgili Kontesce'nin blogunda görmüştüm yanılmıyorsam.
Gerçek bir hayat öyküsü Çöl Çiçeği.

Waris Dirie Afrika'da çölde zor şartlar içinde yaşarken bir gün babası kendisini 50-55li yaşlarda biriyle evlendirmeye kalkıyor.
Waris bu sırada 9-10 yaşlarında.
Evleneceğini ve bundan kaçış olmayacağını anlayan Waris evden kaçıyor ve zorlu bir maceranın ardından İngiltere'ye geliyor.
Burada mankenlik ajansına kayıt yaptırıyor ve sonunda ünlü bir manken oluyor.
Ancak ailesini özellikle de annesini çölde bıraktığı için huzursuz ve onları bulabilmek için geri dönüyor.

Çölde yaşayan kızların çektikleri sıkıntıları anlatmak için başından geçenleri kitap haline getiriyor.
Kız çocuklarının sünnet edildiğini de ilk kez böyle duyuyoruz.

Yapılan işlem son derece ilkel şartlarda ve korkunç bir amaç uğruna yapılıyor.
Kız çocuklarının başka bir erkekle ilişkiye girmemesini garantiye almak için yapılıyor bu işlem.
Dış genital organlar üst kısımdan başlanarak o sırada etrafta bulunan en keskin taş ya da benzeri bir cisimle kesiliyor.
Sonra kesilen bu yer iğne görevi görecek bir cisimle hiç boşluk kalmayacak bir şekilde dikiliyor.
Sadece idrar yapmak için idrarın çıkabileceği iğne ucu kadar küçük bir boşluk bırakılıyor.
Vagina dahil bütün genital organlar bu dikişle kapatılıyor, böylece aileler kızlarının evleninceye kadar hiçbir erkekle ilişkiye girmeyeceğini garanti altına almış oluyor.

Waris Dirie de bu işlemin uygulandığı bir kadın.
Yanlış hatırlamıyorsam 8 yaşında iken yaşıyor bu korkunç durumu.
Çölde kaçıp sosyal yaşama adım attığı zaman farkediyor kendindeki bu garipliği.
Her kadının kendisi gibi olmadığını farketmesi şöyle oluyor.
Normalde tuvalet ihtiyacı olan her kadın bu ihtiyacını kısa sürede giderirken, kendisi idrar yapma ihtiyacını 15-20 dakikadan önce gideremiyor.
Çünkü bunun için çok küçük bir boşluk var ve idrarını damla damla yapabiliyor ancak.
Aynı şekilde mens kanamaları da çok uzun sürede bitiyor çünkü kanın akabileceği çok az bir boşluk var.

İlk başta bu durumdan dolayı utanıyor, anlatmaktan çekiniyor, sonra yaşadığı toplumda başkaları da aynı sorunu yaşamasın diye Unicef'le iş birliği yapıyor.
Şu anda evli ve çocuk sahibi bir kadın Waris Dirie.

Dünyada hala böyle ilkel şartlarda yaşayan bu ilkel muameleleri gören insanlar var mı diye merak ediyorsanız, evet gerçekten var ve yaşananlar tüyler ürpertici.
Mutlaka okuyun bu kitabı.
Uzun zamandır okuduğum en güzel otobiyografik kitaptır kendisi..

7 Kasım 2012 Çarşamba

Mary Poppins - P. L. Travers




Az önce bitirdim, hemen de yorumunu yazayım istedim.
Mary Poppins dört çocuklu bir aileye dadı olarak geliyor.
Fantastik güçleri var ve çocuklar onu çok seviyor.
Sonra bir gün ansızın geldiği gibi geri dönüyor.
Mary Poppins aslında çocuk kitabı kategorisinde yer alıyor.
Serinin Mary Poppins Dönüyor adlı bir devam kitabı daha var.
Ben pek çok blogda görünce okumak istedim seriyi.
Biliyorsanız eğer Londra olimpiyatları açılış töreninde de Mary Poppins figürü vardı.

Ancak beklediğim gibi çıkmadı.
Kitap hakkında pek çok yerde övgüyle bahsediliyor.
Yetişkin insanlar bile kitabı çok beğendiklerini anlatıyorlar.
Bir çocuk kitabı için oldukça başarılı ancak yetişkinler için değil.
Beni çok da sarmadı açıkçası.

Filmi de varmış, daha doğrusu bir müzikal.
Onun kitaptan daha başarılı olduğunu duydum.
İzleyip onu da yazarım.



An itibariyle durum böyledir..
Kasım ayında bitirdiğim ilk kitap bu.
Aslında ekim ayında başlamıştım ve bitirmem gerekiyordu hemen ama bayram yoğunluğu nedeniyle ancak bitirebildim.
Bu aralar elime aldığım kitapları bir türlü bitiremiyorum zaten.
Bunda ders çalışıyor olmamın etkisi çok tabii ki ama yine de başka şeyler de var sanki.
İnstagramda ders çalışma hallerimi bolca fotoğraflıyorum.
Sizlerde eğer herhangi bir şey çalışıyorsanız  #derscalışmahalleri hastagi ile paylaşın fotoğraflarınızı, birlikte yaparsak daha eğlenceli olur sanıyorum.

İnstagram kullanıcı adım : drwilldone

Herkese güzel bir hafta diliyorum...

29 Ekim 2012 Pazartesi

Ayfer Tunç - Ömür Diyorlar Buna






Sevgili Dilara'nın şu yazısında başlattığı yazar aylarında ilk yazarımız Ayfer Tunç idi, ben de ekim ayı içinde bu kitabı okuyup yorumlayacaktım
Ancak evdeki tamirat işleri, sokakta bulduğum kedicik ve bayramda hastanedeki nöbetler yüzünden hiç fırsatım olmamıştı okumaya.
Kitaptan onbeş sayfa kadar okuyup bırakmışım.
Bugün boş günüm olması nedeniyle elime alıp bitirdim sonunda kitabı.

Toplamda 22 öyküden oluşan bir kitap bu Ömür Diyorlar Buna.
Öykülerin hepsi ya gerçekten yaşanmış, ya da gerçek yaşamdan derlenmiş.
Okurken kendinizi olayların içinde hissediyorsunuz.
Öylesine akıcı ve içtenlikle kaleme alınmış hepsi.
Ayfer Tunç zaten kalemi güçlü bir yazar.
Bu kitabını da mutlaka tavsiye ediyorum.

En beğendiğim öykü şu diyemiycem çünkü hepsi birbirinden güzel ve bende farklı etkiler bıraktı.
Ama hikayeler içinde şöyle bir sınıflandırma yapabilirim sanıyorum.


  • Beni en çok imrendiren : Biliyor musun ki İyi Yaşanmış Hayat Bir Hazinedir [ Yedi dil bilen ve bu sayede cumhuriyetin kuruluş yıllarında MİT'de çalışmaya başlayan şirin bir teyzenin hikayesi ]


  •       Beni en çok üzen : İki Kedi [ Bu aralar Minnoş'u bırakmak zorunda kaldığım için vicdan azabı çekiyorum zaten, bu öyküyü okumak hiç iyi olmadı benim için. Biri yumuşak huylu biri düzenbaz iki kedinin hikayesi...]

  • Beni en çok korkutan : İde Ağacı [ İğde kokuları sayesinde bir garip buhranın içine sürüklenme var burda, gerçek bir öykü mü değil mi anlayamadım ama okurken kendimi korku filmi izliyormuş gibi hissettim, o derece gerildim... ]

  • Beni en çok eskilere götüren : Şapkacı Arlet [ 1920lerde doğan ve Beyoğlu'nda Şapkacı Arlet adında bir şapka dükkanı işleten Ermeni asıllı Madam Argiro'nun hikayesi...]
  • Beni en çok etkileyen : Bir Kara Derin Kuyu [ Yeşilçam'da sadece üç kez filmde oynayan, ilkinde başrolde izlediğimiz Nil Göncü'nün hikayesi bu. Dördüncü filmi çekildiği sırada peritonit sebebiyle hastaneye yatırılmış filmi tamamlayamadan hayatını 22 yaşında iken kaybetmiş. Oynadığı ilk filmin adı da Kuyu. Bu öyküyü okuyunca açıp izledim filmi, izlemeyenler varsa bu öyküyü okuyup izlesinler lütfen. "Kadınlara iyi davranın" diye bir ayetle başlıyor film, türü adından da anlaşılacağı gibi dram. İzleyin mutlaka..
      Filmin linki şu :  http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/83001/kuyu-metin-erksan-1968-83-dk



*Son iki görsel Google'dan alınmıştır.

18 Eylül 2012 Salı

Zarafet - Audrey Hepburn





Ne okudum postu yapmayalı çok olmuş, zamanı gelmiş artık.
Bu kitaba başlayalı çok çok uzun bir süre geçti.
Üzerine başka bir sürü kitap okudum, itiraf ediyorum bazı yerlerde beni sıktı, o yüzden elime alamadım.
Ama başladığım bir kitabı bitirmeden rahat edemem, kötü olsa bile hızlıca okur, öyle bırakırım.

Bu kitapta Audrey Hepburn ile ilgili bilinmeyen şeyler anlatıyor.
Kronojik sıraya göre rol aldığı filmlere yer verilmiş kitapta.
Ancak bunlar anlatılırken çok gereksiz ayrıntılardan bahsedilmiş.
Yani tamam bir film yapımcısı olsaydım, ya da sinema üzerine bişeyler okuyor olsaydım bu kitap o kadar sıkmazdı belki ama her filmdeki adı sanı duyulmamış pek çok kişiye yer vermesine gerek yoktu.
Bazı paragrafları atlamak zorunda kaldım okurken.
Kitabı okuyan başka bloggerların yorumlarına baktım da herkes benim gibi kitabın gereksiz ayrıntıyla boğulmasından dert yakınmış.
Belki sadeleştirilmiş bir baskı güzel olur..

Bunun dışında Audrey 2 kez evlenmiş, iki çocuğu olmuş.
Babası küçük yaşta onları terketmiş ve sevgisini gösteremeyen katı bir anne tarafından yetiştirilmiş.
Savaşın bizzat içinde kötü zamanlar geçirmiş.
Ünlü modası Givency ile çok yakın dostlarmış.
Uzun bir süre Unisef'in yardım yüzü kampanyalarında yer almış.
63 yaşında kolon (bağırsak) kanseri nedeniyle hayata 1993 yılında veda etmiş.

 Son fotoğraf Audrey ölmeden bir sene önce Unisef'in düzenlediği Afrika gezisi sırasında çekilmiş.
Son zamanlarında bile hala çok zarif.
Böyle şeylerin doğuştan geldiğini düşünüyorum, mesela Emel Sayın da benim için çok zarif bir kadındır, O'nun zarafeti asla yapmacık gibi durmaz, ama ben o kadar zarif olmaya kalksam çok yapmacık bir olurum kesin :))
Her şekilde kitabı okurken sıkılmış olsam da, kesinlikle Audrey'in yaşadığı döneme denk gelemediğime üzüldüm, tamam ben çocukken ölmüş ama o zaman çocuktum, Audrey falan ilgimi çekmiyordu :(
Şimdilerde nerde Audrey Hepburn ile ilgili bişey bulsam, defter, bardak, hemen alıyorum.
Bir sonraki yazımda da bunları göstereyim sizlere...

26 Ağustos 2012 Pazar

Agatha Christie'nin On Bir Kayıp Günü - Jared Cade




Ben Agatha Christie okumaya orta okul yıllarımda başladım.
Arkadaşımızın babası edebiyat öğretmeniydi ve bize kütüphanesinden sürekli kitap getirirdi.
Biz de öğlen yemeklerimizi yedikten sonra kitaplarımızı alır bir köşeye çekilir kitap okuma saati yapardık kendimizce :)
O dönem hatırı sayılır sayıda kitap okuduk birlikte.
En çok okuduğum yazarlar Stephen King ve Agatha Christie idi.Bu iki yazarın da nerdeyse bütün kitaplarını o dönemde okudum.

Sonra lise yıllarında Agatha'nın hayatının belli bir döneminde kaybolduğunu, arabasının da kaza yapmış bir halde terkedilmiş bir halde bulunduğunu anlatan bir belgesele denk geldim.Daha öncesinde böyle birşeyden haberim yoktu ve çok şaşırmıştım. Ancak sonrasında bu konuyu çabucak unuttum ve uzun zamanda aklıma gelmedi.
Geçtiğimiz aylarda kardeşim Agatha Christie'nin kaybolduğu dönemi anlatan bir kitabın varlığından bahsedince izlediğim o belgesel aklıma geldi hemen ve kitabı sipariş ettik.

Agatha'nın gençlik yılları
Agatha Christie zengin bir ailenin 3. çocuğu olarak İngiltere'de dünyaya gelmiş.Kendisine çok düşkün ailesi nedeniyle pek fazla okula gitmemiş ve evde annesi ve dadısı tarafından eğitilmiş.
Çocukluğundan beri hayalgücünün çok geniş olduğu ve fantastik-mistik olaylara ilgisinin yoğun olduğundan bahsediliyor kitapta.
Agatha ve ilk kocası Archie
Evlenilecek yaşa geldiği zaman sosyeteye tanıtılıyor peşinden koşan çok kişi olmasına rağmen hiç kimsede aradığını bulamıyor. Etrafına sürekli 'denizden gelecek bir adamın' kendisini kurtaracağı, aradığı herşeyi onda bulacağını söylüyor. Bu sırada Reggie adında kendisine çok kıymet veren biriyle nişanlanıyor ancak bu kişi denizden gelecek olan adamın sıfatlarını taşımadığından, Agatha'yı kendine aşık edemiyor. Bu dönemde Archie adında biriyle tanışıyor ve Agatha aşık oluyor, nişanlısından ayrılıyor Archie ile evleniyorlar. Ancak Archie evlilik gibi bir sorumluluğu kaldırabilecek bir erkek değil, oysa aksine Agatha'nın tek istediği iyi bir adamla evlenip onun çocuğunu doğurmak ve evinin kadını olmak. Agatha hamile kaldığında ve çocuğunu doğurduğunda ise Archie'nin tek düşündüğü Agatha'nın eski zayıf haline kavuşup tekrar çekici bir kadın haline gelip gelemeyeceği oluyor. Bu dönemde maddi sıkıntılar baş gösterince Agatha kısa dedektiflik öyküleri yazıyor, yazdıkları ilgi uyandırınca önce gazetelerde yayınlanıyor, sonra da her noelde yayınlanacak öyküler yazmaya başlıyor, kısa zamanda bir yayıneviyle anlaşıp kitapları basılıyor, maddi bağımsızlığını elde ediyor. Kendi parasını kazanmaya başlayınca kocasıyla araları bozuluyor, Kocası kendisini başka bir kadınla aldatıyor, bu sırada Agatha'nın çok düşkün olduğu annesi ölüyor. Aldatıldığını öğrendiği zaman dilimi de annesinin yasını tuttuğu bu dneme denk geliyor ve birgün Agatha kayboluyor. 

Bir anda basının ilgi odağı haline geliyor bu durum. Agatha'yı bulmak için halk seferber oluyor, binlerce kişinin katıldığı arama ekipleri kaybolduğu bölgeyi arıyor ancak yanıt alınamıyor.
Polisin araştırmaları Agatha'yla Archie'nin mutlu görünen evliliklerinin ardındaki aldatma olayını öğrniyor ve Agatha'nın kaybolmasıyla ilgili olarak kocası Archie'den süpheleniliyor, aldatan koca günlerce polisin baskısıyla bunaltılıyor, Agatha'yı öldürmüş olmakla suçlanıyor.
Gazaetelerde çeşitli spekülasyonlar yayınlanıyor, kitapların çok satması için böyle bir oyun düzenlendiğinden bahsediliyor.
Kayboluşunun onbirinci gününde Agatha Christie'nin kaplıca otellerinde kaldığı ihbar ediliyor polise.Kocası Agatha'yı teşhis etmek için polisle birlikte otele gidiyor, Agatha'nın yaşadığı ve oteldeki kişinin o olduğu anlaşılıyor.
Oteldeki bir görevlinin Agatha 'nın  otelde bulunduğu sırada yaptıklarıyla ilgili ifadesi
Basının baskısından çekinen koca Agatha'nın bir kaza geçirdiğini ve hafızasını kaybettiğini, kendisini bile tanımadığını, neden otel odasında olduğunu bilmediğini söylüyor gazetecilere.
Eve dönen Agatha birkaç doktorun muayenesinden geçiyor, hafıza kaybı teşhisi konuyor, Agatha'da hiç birşey hatırlamadığını söylüyor ve gazetecilere ısrarla bu konu hakkında bilgi vermiyor.
Yaşamının son yıllarında kaleme aldığı otobiyografisinde de bu konudan söz etmiyor..


İşin aslına gelince Agatha Christie denizden gelen adam olarak tanımladığı kocası Archie'ye çok aşık ve onun tarafından aldatılmayı hazmedemiyor, annesinin ölümü bu olayın üzerine tuz biber oluyor. Annesinin yasını tuttuğu günlerde kocasından beklediği ilgiyi göremeyince, üstüne bir de kocasının diğer kadınla birlikte olabilmek için boşanmayı talep etmesiyle bunalıma giryor ve birgün kocasına böyle bir oyun oynamaya kalkıyor.
Arabayla evden ayrılıyor, bir arazide arabasını çalışır halde ve eşyaları içindeyken olaya kaza süsü vererek bırakıp gidiyor. Daha önceden rezervasyon yaptırdığı bir kaplıca oteline başka bir isimle kayıt yaptırıyor ve günlerce gözlerden uzak, hergün gazetelerin kendisi hakkında yazdığı kaybolma haberlerini okuyarak vakit geçiriyor.
 Bu sırada kocası Archie kaybolmanın sorumlusu olarak günlerce polisin baskısıyla zor zamanlar geçiriyor, zaten Agatha'nın da istediği şey tam olarak bu. Kocası kendisini merak etsin, polisin aldatan koca olması sebebiyle baş şüpheli olarak sorguya çekilsin..
Agatha başka bir kadını kendisine tercih eden denizden gelen adamı, en iyi bildiği şekilde dedektiflik romanlarını aratmayacak bir şekilde hazırladığı oyunla cezalandırıyor...
Ancak basın bu olayın çok üzerine gidiyor ve tek amacı kocasını kendi çapında cezalandırmak olan bu kadını toplumu kandırmak ve sansasyon yaratmakla suçluyor.
Agatha bu olaydan sonra basına küsüyor ve zorunlu olmadıkça gazetecilere demeç vermeyi reddediyor.
Basına olan bu kırgınlığını da su sözlerle ifade ediyor.
'Işıklar yandıkça unutmayacağım, karanlıkta ise anımsayacağım. '
Olay açığa çıktıktan sonra kocasıyla boşanıyorlar, bir süre sonra ikisi de bir başkasıyla yeniden evleniyor.
Agatha gittikçe daha da ünleniyor, kraliyet tarafından şovalye nişanına layık görülüyor.
Daha sonra kalp krizi geçiriyor, bir kez de düşüp kalçasını kırıyor. Bu iki hastalık ve kullandığı ilaçlar yüzünden kendisini toparlayamıyor, son günlerinde tekerlikli sandelyeyle hayatını sürdürüyor.
12 ocak 1976 da odasında hayata gözlerini yumuyor.


12 Ağustos 2012 Pazar

Yeni Mug - Yeni Kitap




Dışarıdan yeni geldim, mutfak masasına kuruldum :)
Açtım bilgisayarımı, aldım yanıma gerekli olanları.
Bir yandan takipte olduğum blogların yeni postlarını okuyorum, bir yandan da yeni post hazırlıyorum.

İftardan yeni dönmüş olmama rağmen konu tiramisu olunca her zaman varım.
Evet itiraf ediyorum ben bir tiramisu bağımlısıyım.
Hergün her saat yesem doymam sanırım.
Beni çeken şey o kahvenin kokusu, tadı...
Hiç bir tatlıya bu kadar bağlanmadım sanırım, aslında genel olarak tatlıyla aram çok iyi değilidir.
Yani damak tadım ekşi tuzlu arası birşey.
Ama tiramisu bi ayrı gerçekten :))

Bu arada yeni kitaba başladım.
Agatha Christie'nin onbir kayıp gününü anlatıyor.
Yazar gerçektende bir dönem kaybolmuş, arabasını kaza yapmış ve terkedilmiş bir halde bulmuşlar.
Kendisi de sonradan bir otel odasında bulunmuş, bu kayıp olduğu zaman dilimiyle ilgili de birşey hatırlamadığını ifade etmiş.
En azından bu zamana kadar böyle biliyordum, henüz kitaba yeni başladım o yüzden oldukça meraklıyım.
Okuduktan sonra ayrıntıları yazarım buraya.

Ben de bir süredir kayıptım bildiğiniz gibi :)
Bu dönemde beni arayıp merak eden sevgili Rüzgara Doğruu ve sevgili Bez cadıları 'na  teşekkür ederim :)


Böyle komik birer kupa aldık kardeşimle birlikte :)
Benim kupamı en üstteki fotoğrafta daha net görebilirsiniz.
Einstein'ın meşhur E=mc2 formülü var üzerinde.
Kardeşimde geometri düşkünü olduğundan ona da böyle üzerinde geometri soru çözümü olan bir kupa aldık.

Burda daha büyük ve daha net gözüküyor.
Kupalar çok şirin, diğer kardeşim gelince hemen göz koydu bunlara zaten, mecburen ona da bir tane alıcaz :)
Yalnız kupalar bulaşık makinesine girmiyor, renklerinde akma falan oluyor, o yüzden elde yıkamak gerek, tek handikapları bu.

Aldığım o kadar çok şey var ki, hepsini post yapmak zaman alacak.
Şimdilik bende böyle durumlar.
Nasıl buldunuz kupalarımı :)

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Ne Okudum #2



Uzun zamandır 'ne okudum' postu yapmadığımı farkettim.
Oysa ki baya bi kitap okudum.
Gerçi Vikitap'ta sürekli güncelliyorum ne okuduğumu ama buraya daha detaylı olarak yorum yazmak istedim.


Bu aralar beynimi yoran, beni sürekli düşünmeye sevkeden kitapları okumak gelmedi içimden hiç.
Zaten gün içinde milyon tane şeyle uğraşıyorum, hele birde sıcaklar.. püfff...

       Kitap Almanya'da yaşayan bir ceza avukatının baktığı ilginç davaları anlatıyor.
İçinde, kız arkadaşının etinin tadına bakmak isteyen bir sevgiliden -üstelik bunu çok sevdiği için yapıyor- , bir cesedi parçalara ayırıp gömdüğü halde hiç ceza almayan birinden, katilin hala belli olmadığı davalardan bahsediliyor.
       Yazar belki de suçlu olan müvekkillerini korurken nasıl hissettiğini, hangi yolu izlediğini anlatıyor..
       Bu bana hep değişik gelmiştir bir suçluyu savunmak. Avukatların bu işi nasıl yaptığını düşünürdüm ama sonradan öğrendim ki hukuk sistemi aslında suçluyu korumak üzerine kurulmuş. Ortaçağ avrupasında suçlular hiç yargı önüne çıkmadan, haklı olup olmadıkları araştırılmadan ceza verilir idam edilirlermiş. Birçoğu masum olan bu insanların haklarını korumak, en azından kendilerini savunmalarına izin vermek adına hukuk sistemi doğmuş. Böyle olunca suçluyu savunmak o kadar da saçma bişey gelmiyor. Benim tuhafıma giden suçluyu savunmak değil aslında. Sonuçta kim neye göre suçlu, bu değişken bir durum Ama bir de herkesin kabul ettiği suçlar var ki tecavüz gibi, seri cinayetler işleyen psikopatlar gibi.. Yani kişinin işlediği suç kesinleşmişken bu insanları savunmak çok saçma, neyini savunuyorsun demek geliyor içimden ama adalet sistemi herkes için... Yıllar sonra bile suçsuz yere hapse gittiği anlaşılan insanlar oluyor.. Bu gibi durumların önüne geçmek için herkesin savunma hakkının olması şart..

       Nazan Bekiroğlu benim favori yazarlarımdan. Onu ilk kez Yusuf ile Züleyha'da tanımıştım ve üslubuna hayran kalmıştım. O günden sonra da çıkan her kitabını almaya başladım, her köşe yazısını takip etmeye..
       Nun Masalları içinde anlatılan bir öykü ve daha sonra yazarla bu öyküdeki kahramanlar arasındaki diyalogları, yazarın eseri oluşturuken ki fikir jimnastiklerini anlatıyor. Son bölümde de Nazan Bekiroğlu'nun Şair/Yazar Halide Edip Adıvar'ın günlüklerini derlediği dönemdeki iç dünyasını yansıtıyor..
       Kitapla ilgili benim düşüncelerime gelince ilk öykü dışında kitap beni biraz bunalttı. İlk kez bu yazarın bir kitabını okurken sıkıldığımı yorulduğumu hissettim özellikle onlara doğru. Tabi ki yine unutulmayacak cümleler var kitapta ama belki ben bu aralar kafamı böylesine yorabilecek bir kitabı elime almamalıydım. Başlamışken bitirmek zorunda kaldım işte...



       Bu kitap hayatımda okuduğum en şaçma, en gereksiz, en zaman öldürücü kitaptı diyebilirim.
       Kitabın ilk paragrafını okuyunca yazar çok önemli mesajlar verecek zannediyorsunuz, hele de ilk baskı sadece 6 kopya yapmışken, yazar okunmasını istemediği bir eseri niye ortaya koyar diye düşünüyordum. Meğerse tamamen keyfi sebeplerden ötürü imiş.
       İçinde en anlamsız ve cümlelerin uzunluğu ve saçmalığı nedeniyle kesinlikle anlaşılamayan masallar bulunuyor. Tamam masal dediğin biraz saçma olur ve zaten gerçek dışı öğeler barındırır ama bi masal bu kadar da saçma olmaz ki ..
       Bu kitabı alıpta boşuna okumayın. Hele kitabın giriş bölümünde Peygamber Efendimiz'e hakaretlerinden sonra kitabı yakmayı falan bile düşündüm, hala da düşünüyorum. Öyle işte.. 
      Pucca'yı bilmeyen yok herhalde, hele de bizim blog camiasında..
       Ben blog ve twitter vasıtasıyla Pucca'yı takip eden birisi olarak, kitaplarını okuyunca çok seveceğimi falan düşünürdüm niyeyse tam tersi oldu.
       Kitapta anlatılan Pucca karakterine resmen sinir oldum ki yaşananlar Pucca'nın günlüğü..
       Okuyanlar var mı bilmiyorum ama en yakın arkadaşlarının sevgililerini ayartan bunu da ben böyleyim diyerek masum bir şekilde anlatmaya çalışan bir Pucca var karşımızda ve ben böyle insanlara sinir olurum. Yani normalde böyle bir olay hemen yanıbaşımızda yaşansaydı herkes Pucca'ya sinir olurdu ama olay kitap haline dönüşünce bu karakterdeki bir insan nasıl bir fenomen haline dönüştü anlayamadım.
       Tamam annesi ve anneannesiyle yaşadığı olaylar çok trajik ancak çoğu yerde sinir bozucu bir şekilde davranıp bunun sorumluluğunu da eskiden annesiyle üvey babasıyla yaşadığı olaylara yüklemesi saçma. Bence böyle davranan bütün insanlar aslında kötü davranmak istiyorlar ancak masum gözükmek adına davranışları için her zaman bir bahane bulmaya çalışıyorlar..
       Kitapta yazanlara bakılırsa evet Pucca'nın karşısına hiç doğru düzgün bir erkek çıkmamış bu konu da bazı anlattıkları şeyler beni çok etkiledi hele de şu anki sevgilisinin Pucca'nın anne olmak istemesiyle ilgili söylediği kırıcı sözler ve bu durumda hissettikleri.. Ya da annesinin bir doğumgünü için onu unutması ve umursamaması karşısında hissettikleri..
       Pucca'yı ben Marilyn Monroe'ye benzettim ama bir Marilyn kadar sevemedim nedense.Ailesi ile sürekli sorunları bulunan, annesini tanımayan, küçükken gittiği yerlerde kabul görmeyen sürekli sıcak bir yuva özlemi kurup bunun arayışında olan bir Marilyn bence Pucca...


İçinizden bu kitapları okuyan birileri var mı?
Sizin yorumlarınız neler?

5 Temmuz 2012 Perşembe

Şizofren!!




Kütüphaneme yeni katılan kitabım.
Samsun D&R'dan aldım
Daha önce bu yazarın Psikoanalist adlı kitabını okuyup beğenmiştim.
Yeni çıkan kitanını da görünce hemen aldım.
Zaten şizofreni ilgimi çeken bir konu.
Bu da kapak arkası yazı..

" Yirmi yıl önce Francis Petrel kendi iradesi yok sayılarak ailesi tarafından bir akıl hastanesine gönderilir ve uzunca bir müddet orada tutulur. Ta ki seri cinayetler işlenip hastanenin kapıları mühürleninceye dek. Yıllar sonra, üstü örtülü ve unutulmaya yüz tutmuş olaylar silsilesi kararlı bir dedektifin soruşturma talebiyle yeniden irdelenir.
                Francis yaşadığı gerçekliğe dönmüş olmasına rağmen hala sesler duymakta ve ilaçlarla bu sesleri susturabilmektedir. O günlere dair anıları içine bir korku salar ve o da yaşadığı her anı zihninin tozlu raflarından indirip gün ışığına çıkarmaya, yazmaya niyetlenir; elinde kısalıp duran kaleme bir palamar gibi asılarak. Kağıt yerine evinin duvarlarına yazmaktadır hikayesini..
Karanlığın içinde ona göz kırpıp duran, delilerin kendisine >melek< dediği ölüm saçan gizemli bir psikopatla baş etmek hiç kolay olmayacaktır. Gerçekte böyle biri var mı yok mu, o bile bilmezken.. "

Böyle bir kitap işte...

2 Temmuz 2012 Pazartesi

okudum bitti..



Şu yazımda bahsettiğim D&R siparişlerimdeki kitaplardan ilkini okuyup bitirdim.
Konu tıbbi şeyler olunca daha çok ilgimi çekti sanırım.
Her gece yatmadan önce biras okudum.
Adli tıpla ilgili bilmediğim şeyler öğrendim.
Mesela 'touch DNA' olayı gerçekten ilginç.

Diyelim ki ortak havlu kullandığınız biri var ve siz gidip o havluyla kurulandınız. Sizin DNA'nız o havluya geçiyor. Peşinizden bir başkası gelip o havluyla kurulandığında sizin DNA'nız diğer kişinin ellerine, yüzüne bulaşıyor. Böylece aslında direkt temas olmadığı halde DNA'larımız ordan oraya dolaşıyor. Münevver Karabulut cinayetinde otopsi odasında bu touch DNA olayı yüzünden (otopsi odasındaki görevlilerin eldiven değiştirmeden bir cesede dokunduktan sonra gelip Münevver'in cesedine dokunmaları sebebiyle) kızın kıyafetlerinde tanımlanamayan çok sayıda DNA örneği bulunduğu ve dosyanın biraz (!) karıştığı örneği veriliyor kitapta...

Bir de etrafta kanıt bırakmadan bir cinayet işlemek neredeyse imkansız. Bunu öğretiyor kitap.
Bu tür kitapların cinayete meyilli insanlara yol gösterici olduğunu düşünürdüm.
Oysa ki kitap eğitici-teşvik edici değil, insanları suçtan uzak tutucak bir yol izliyor.
Sonuç olarak beğendim ben bu kitabı.
Yazarın diğer kitaplarını da listeme ekledim böylece..

28 Haziran 2012 Perşembe

Günlük gibi birşey işte..






Dün şu yazımdaki kitaplaşma etkinliğinden eşleştiğim sevgilli Havva'mın bana gönderdiği Suzan Defter'i nihayet bitirdim.
Şu yazımda da  kitap içinden bir bölümü paylaşmıştım burda.
Kitabı 10 haziranda 03:35 de okumaya başlamışım, dün gece yarısına doğru  da bitirdim.
Yavaş kitap okuduğumdan değil aslında..
Oldukça hızlı kitap okurum ama hem ders çalışmam gerekiyor hem de nöbetler falan..
Kitap okumak ders çalışmam gerekirken benim için biraz lüks kalıyor malesef.
Yoksa şöyle uzun uzun kitap keyfi yapmayı özledim ne zamandır.. ama malesef bu aralar buna fırsatım yok..
Ama kitap okumaktan vazgeçemem tabi ki, o yüzden ders çalışma aralarında elime alıp okudum birkaç sayfa..
Okudukça bitmesini istemedim kitabın, daha da yavaşladım,,
Sonunda bitti malesef..Bitti ama beni de bitirdi..
Kitapta anlatılanlar, bitirince bana hissettirdikleri...
Dibe vurdum dün gece..
Demem o ki eğer depresifseniz bu aralar okumayın sakın kitabı..
Öyle güzel bir kitap çünkü...
Kitapta beni etkileyen yerlerden birisi şu :
 " Benim suçum yok Derya, varsa da bağışla beni..Suzan kaldırabileceğimden çok daha fazla sevdi beni..Ezildim.. "
Böyle mi oluyor hep? Birisini fazla sevince karşı tarafa fazla mı geliyor???

Neyse...

Dün sevgili Begoş'un kitaplarını nihayet kargolayabildim. 
Bir haftadır günaşırı nöbetlerden fırsat bulamamıştım..
Dışarı çıkmışken kendime de böyle değişik konusu olan bir kitap aldım.

Bu da konusu. Değişik bir şey. Bakalım ne zaman okurum..

 
Market alşverişine çıkmışken bir de bu çayı aldım aktardan.
Henüz içme fırsatım olmadı..
Umarım tadı acı değildir..
Dün yorucu geçti benim için.
Sabah 8 de ders çalışmak için kalktım, akşama doğru alışverişe çıktım, onları yerlerine yerleştirmek falan..
Şu anda da  Samsun'a gitmek için hazırlanıyoruz..
Ben dönene kadar siz bu yazıyı okuyun istedim.
Bir aksilik çıkmaz  sağ salim gidip geliriz ve inşallah güzel haberlerle döneriz ordan..
Dua edin..
Şimdilik kalın hoşça...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...